Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz.. Tarayıcınızı güncellemeli veya alternatif bir tarayıcı kullanmalısınız.
Dessie babasının
masa başında ohırurken söylediklerini hahrladı: "Tavşan'a
güvercin besleyeceğimi söyledim, ne dedi biliyor musunuz? 'Beyaz
güvercin alma sakın.' 'Neden?' diye sordum, 'Uğursuzluğun en beterinin
be teridir onlar' dedi. 'Bir beyaz güvercin sürüsü keder getirir,
ölüm getirir. Boz güvercin al sen' dedi. ' Ama ben beyazları seviyorum'
dedim. 'Sen gene de boz güvercin al' dedi. Tepemdeki gökyüzü
şahidimdir, ben beyaz güvercin alacağım."
Aron
fundalığın ortasındaki küçük bir düzlükte bir kannca yuvasına rastlasa yere yüzükoyun yatıp karıncalann karmaşık hayatını seyrederdi
- kimilerinin karınca yollarından yiyecek getirdiğini, bazılarının
beyaz yumurtalar taşıdığını, uuvadan iki kanncanın karşılaştıklarmda
antenierini birbirine değdirerek konuştuklarını görürdü. Saatler
boyunca yattığı yerde toprağın işleyişine dalıp giderdi.
Oysa Cal aynı kannca yuvasına rastlasa bir tekrneyle paramparça
eder, sorıra da çılgına dönmüş karıncalar bu felaketin üstesinden
gelmeye çalışırken onları izlerdi. Aron bu dünyanın bir parçası olmaktan
memnundu, Cal ise illa ki değiştirecekti dünyayı.
alfabesi bu şiirin törensiz cenazeleridir
göğsünde buzdan kuşlar biriktiren çocukların
bir vakit kelimeleri vardı ve nüfus müdürlüklerinde
isimleri vardı kırgın akşamlar gibi göğün bir yerinde
gözleri kaldı görünmez yel esti yokluklarından
kaydı tutulmadı acılarının bir ölümleri bilinir
lastik ayakkabılarında kaldı yürünmemiş yolları
çürük bir eylül gibi solgun ve görkemsiz
sessiz bir altyazıya gömüldü haziranları
bir ana kucağıdır ölüm uçsuz bucaksız
ve ömrün yarım bir cümle gibi kanatsız yavrum
kara toprak emzirsin ağzındaki kuşları
Bir çocuğun en büyük korkusu sevilmemek, en
çok korktuğu cehennem reddedilmektir. Bana kalırsa dünyada herkes
reddedilme hissini az veya çok yaşamıştır. Reddediliş öfke doğurur;
öfkenin sonucu, reddedilişin intikamı olan suçtur; suçtan da
suçluluk kaynaklanır - işte insanoğlunun öyküsü. Bence reddediliş
çıkarılıp atılabilse, insanoğlu farklı olurdu. Belki delilerin sayısı daha
az olurdu. İçten içe eminim ki çok sayıda hapishane olmazdı. Her şeyin
başı, başlangıcı o. ihtiyacı olan sevgi kendisinden esirgenen bir çocuk
kediyi tekmeler, suçluluğunu gizler; bir başkası kendini parayla
sevdirrnek için hırsızlık yapar; bir üçüncüsü dünyayı fetheder ve her
defasında suçluluk, intikam, yine suçluluk İnsanoğlu tek suçlu hayvandır.
Bir dakika! Dolayısıyla, bence bu eski ve korkunç öykü, ruhun
bir haritası olduğu için önemli - gizli, reddedilmiş, suçlu ruhun.
"Ama Kabil yaşadı, çocukları oldu,
Habil ise sadece öyküde yaşıyor. Biz Kabil'in evlatlanyız. Yüzlerce
asır sonra, bizim üç yetişkin adam olarak oturup bu cinayeti sanki
dün King City' de işlenmiş ve henüz mahkemesi görülmemiş gibi tarhşmamız
tuhaf değil mi?"
Bu kokuşmuş yüzyılın canı cehenneme!
Bitirelim, arkasından da kapıyı kapatalım! Kitap gibi kapatıp
okumaya devam edelim! Yeni bölüm, yeni hayat. Bu leş yüzyılın
kapağını bir kapadık mı ellerimiz temiz olacak. Önümüzdeki manzara
güzel. Bu temiz yeni yüzyılda çürüme yok. Bu deste hilesiz, bu
yeni yıl deslesinden hileli kağıt dağıtan bir şerefsiz olursa - onu bir
helanın tepesine tersten çarmıha gereriz, işte o kadar.
Sonra askerler Meksika'ya gitti; zahmetli bir piknik gibiydi.
Evde rahat rahat, güzel güzel yemek varken neden rahatsız olmak
üzere pikniğe gidildiğille akıl sır ermez. Meksika Savaşı'nın iki yaran
oldu ama. Balıda bol bol toprak elde ettik, neredeyse iki misli
büyüdük; aynca generaller için de talim alanı oldu; öyle ki, hazin biçimde
kendi kendimizi katletmeye giriştiğimizde, liderler durumu
gereğince korkunçlaştırmak için kullanılacak teknikleri biliyorlardı.
Geçmişe dönüp okyanuslann kenanndaki küçük ulusumuzu
halıdayalım - karmaşıklığın parçaladığı, kendini dev aynasında
gören ulusumuzu. Tam yola çıkmışlık ki, İngilizler tekrar saldırdı
bize. Yendik onlan, ama bize pek faydası olmadı. Elimizde yanmış
bir başkanlık sarayıyla devletten emekli maaşı alan on bin dul kaldı.
Evin iç tarafındaki hoş geldiniz paspasına bastığımız anda
ayaklarımızı işaret ederek, “Ayakkabılarınızı çıkarın,” dedi.
Ben önü kapalı sandaletlerimi çıkarırken Nico da spor
ayakkabılarını tekmeleyerek çıkardı, ayakkabıların koridora
doğru fırlamasını dehşet içinde izledim. Koşarak gidip onları
aldım ve dikkatlice ayakkabılığa koydum.